21.02.2020
Ara
Dünya
alt

Suudi Arabistan’ın Libya politikası ve Türkiye karşıtlığının arka planı

Suudi Arabistan, bu yılın başından itibaren Libya iç savaşına yönelik pozisyonunu açık bir şekilde Trablus ve Ankara karşıtlığı üzerine belirleyip aktif faaliyet yürütmeye başladı.

Visiontv.az`ın euronews`a atfen yaptığı habere göre, son on yılda Orta Doğu, bölgesel güç ilişkilerinde köklü bir değişimi beraberinde getiren istikrarsız bir sürece tanıklık etti. Bu sürecin bölgesel ölçekte yaşanmasında iki temel değişim dinamiği etkili oldu. İlki, ABD’nin bölgeye yönelik askeri angajmanını yeniden yapılandırarak bölgesel güvenlik ve istikrarın teminine dair sorumluluk almaktan mümkün mertebe kaçınması; ikincisi ise bölgesel değişim ve dönüşüme yol açan rejim karşıtı ayaklanmalar.

Bu iki değişim dinamiğinin eş zamanlı olarak etkisini göstermesi, Orta Doğu’da bölgesel aktörlerin güvenlik tehdidi algıları ile dış politika hedef ve önceliklerini yeniden biçimlendirdi. Bölgenin temel aktörleri arasında rekabet, çatışma ve geçişken/değişken ittifaklar “normal” bir ilişki biçimine dönüşürken, bölgenin zayıf devletleri ise bu temel aktörler arasındaki güç mücadelesinin şiddetli bir şekilde yaşandığı sahalara dönüştüler. Beliren yeni koşullar altında tıpkı Suriye, Yemen, Irak’ta gözlendiği üzere, Libya da bölgesel aktörlerin müdahil olduğu bir iç savaşa sürüklendi. Böylece Libya, 2011-2014 döneminde rejim yanlıları ile rejim karşıtları arasında yaşanan çatışmalara sahne olurken, 2014-2019 döneminde ise Trablus (Ulusal Mutabakat Hükümeti) ve Tobruk (Temsilciler Meclisi) olmak üzere başlıca iki rakip muhalif grup arasında devam eden bir iç savaşa dönüştü. İç savaşın ikinci aşamasında, bölgeden Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın siyasi, askeri ve ekonomik desteğini arkasına alan General Hafter öncülüğündeki blok, uluslararası toplum tarafından tanınan Trablus merkezli meşru hükümeti, önce darbe girişimi ve ardından silahlı saldırılarla alaşağı ederek ülkede yeniden otoriter askeri yönetimi tesis etmeye çalışmakta.

2019 yılına kadar meşru hükümet karşıtı gruplara verilen destek hususunda Mısır ve BAE’ye kıyasla geri planda kalan Suudi Arabistan, bu yılın başından itibaren Libya iç savaşına yönelik pozisyonunu açık bir şekilde Trablus ve Ankara karşıtlığı üzerine belirleyip aktif faaliyet yürütmeye başladı. Suudi yönetiminin Libya politikası, rejim güvenliği ve bölgesel güç rekabeti olmak üzere iki sütun üzerine inşa edildi. 2009-2019 döneminde Riyad yönetimi, Arap ayaklanmaları nedeniyle siyasi dönüşüm dalgasına maruz kalmasının yanı sıra müttefiki ABD’nin kendisine sağladığı güvenlik taahhütlerinden de mahrum kaldı. Bu iki değişim dinamiği ulusal ölçekte Suudi hanedanının doğrudan kontrol ettiği rejimin güvenliğini tehlikeye atarken, bölgesel ölçekte rakipleri İran ve Türkiye karşısında bölgesel nüfuzunu zayıflatmaktaydı. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın Libya’da yaşanan gelişmelere yönelik temel yaklaşımını, son on yılda yoğunluk kazanan ulusal ve bölgesel güç mücadelesinin bir yansıması şeklinde değerlendirmek mümkün.

Suudi Arabistan’ın Libya’da sergilediği tutum, onun aynı dönemde bölgesel gelişmelere ilişkin benimsediği tavırla bir bütünlük ve süreklilik içermekte. Her şeyden önce, Arap ayaklanmaları nedeniyle bölgede otoriter rejimlerde meydana gelen siyasi dönüşüm, ülke yönetimini elinde tutan Suudi hanedanı tarafından yakın bir güvenlik tehdidi şeklinde görülmekteydi. Ayaklanmaların başarıya ulaşması neticesinde Suudi Arabistan’da da benzer bir sürecin yaşanma ihtimali Riyad yönetimini ciddi şekilde kaygılandırıyordu. Öte yandan, halk hareketlerinin ardından yaşanan siyasi değişim ve dönüşümler neticesinde iktidara gelen yeni hükümetlerin Suudi Arabistan’ın bölgesel rakipleriyle yakın iş birliği içerisine girme eğilimi, Riyad yönetiminin bölgesel etkinliğini kısıtlamakta ve onu bölgesel yalnızlığa itmekteydi. Bu yeni bölgesel denklemi daha çetrefilli hale sokan ise Suudi Arabistan’ın, geleneksel müttefiki ABD tarafından yalnız bırakılmasıydı. Bu iki tehdidin üstesinden gelmek amacıyla Riyad yönetimi, Arap ülkelerindeki ayaklanmaların başarıya ulaşmasını engelleme, bu yapılamadığı takdirde siyasi dönüşümü kendine yakın gruplar aracılığıyla kontrol altına alma yönünde bir stratejiyi benimsedi. Fakat Riyad, belirlenen bu stratejisinin hayata geçirilebilmesi ve başarılı olabilmesi için kendisiyle birlikte hareket edecek bölgesel müttefiklere ihtiyaç duyuyordu. 2011-2014 döneminde bu stratejiyi uygulama aşamasında nispeten yalnız kalan Suudi Arabistan, Temmuz 2013’te Mısır’da gerçekleştirilen askeri darbe ve ardından 2014’te Abdülfettah es-Sisi’nin cumhurbaşkanı olmasıyla bu yalnızlığından kurtuldu.

Türkiye karşıtlığının arka planı

Mısır’daki askeri yönetimin gücünü içeride konsolide etmesiyle Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn’den müteşekkil bölgesel bir blok kuruldu. “Arap Dörtlüsü” şeklinde tanımlanan bu gruplaşmanın en temel amacı; içeride iç ve dış tehlikeler karşısında kendi otoriter rejimlerinin gücünü tahkim etmek, dışarıda ise Arap ülkelerinde yaşanan devrimleri "günün şartlarına uygun otoriter yönetimler" tesis ederek kontrol altına almaktı. Suudi Arabistan’ın bölgede Türkiye karşıtı bloka kayması, bu stratejik hedeften kaynaklanıyor. Arap ayaklanmaları sürecinde halkın yanında yer alan Türkiye; Mısır, Tunus ve Libya’da siyasi değişim sonucu iktidara gelen yeni yönetimlerle güçlü siyasi, ekonomik ve askeri işbirliği bağları kurmuş bulunmaktaydı. 2014-2019 döneminde “Arap Dörtlüsünün” yukarıda bahsedilen stratejik hedefe ulaşmaya yönelik bölgesel faaliyetleri, Türkiye’nin stratejik kazanımlarını tersine çevirmeye dönük bir politikaya dönüştü. Ancak, Maşrık bölgesinde Irak ve Suriye’de gerçekleşen güç mücadelesinde İran karşıtlığı üzerinden Türkiye’ye ihtiyaç duyan Suudi Arabistan, 2017 yılına kadar Türkiye’yi doğrudan karşısına almayıp, Mağrip bölgesinde Tunus ve Libya’daki faaliyetlerini örtülü bir şekilde hayata geçirmekteydi.

“Arap Dörtlüsünün” ilk icraatı özellikle Mısır, Libya ve Tunus’ta Türkiye ile ortak hareket eden Katar’ı yalnızlığa iterek cezalandırmak oldu. Bu amaçla Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn, Mart 2014’te büyükelçilerini Doha’dan geri çekme kararı aldılar. “Arap Dörtlüsünün”, Katar’ı Arap dünyasında yalnızlığa iterek dış politikasına yön tayin etme hamlesi, Mağrip’te Türkiye’nin elini zayıflatma girişiminden ibaretti. Bunun ardından “Arap Dörtlüsü”, Haziran 2017’de aldığı ani bir kararla Katar’la tüm diplomatik ilişkilerini sonlandırdı ve Katar’a abluka uygulamaya başladı. Ablukanın sonlandırılması karşılığında Katar’a dayatılan 13 maddelik “talep listesi” içerisinde Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığının sonlandırılması şartının da yer alması, bu ülkelerin Türkiye karşıtlığında birleştiklerinin en somut göstergesi oldu. Daha sonra, Ekim 2018’de Türkiye’nin egemenlik hakları hiçe sayılarak Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki başkonsolosluğunda Suudi vatandaşı Cemal Kaşıkçı vahşice katledildi. Her ne kadar Suudi konsolosluğunda işlenmiş olsa da Kaşıkçı cinayeti de “Arap Dörtlüsünün” Türkiye’yi bölgede sınırlandırma ve ona gözdağı verme çabasının bir parçasıydı. Aynı şekilde dörtlü blok, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK/YPG’nin varlığını sonlandırmak ve Suriyeli mültecilere güvenli bölge inşa etmek amacıyla Ekim 2019’da Türkiye’nin yürüttüğü Barış Pınarı Harekâtına karşı da açık tavır sergiledi. Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn, bireysel olarak Türkiye’nin başlattığı harekâtı kınamakla kalmadılar, Arap Birliği’ni acil toplantıya çağırarak örgüt bünyesinden kınama çıkardılar.

Yorum